20 Eylül 2015 Pazar

Audrey'yi Bulmak - Sophie Kinsella

Dünyanın bayıldığı yazarın ilk gençlik romanı...

Audrey evden çıkamıyor. Hatta, evin içinde güneş gözlüklerini bile çıkaramıyor. Şey... Göz göze gelmek ve bazı başka şeylerle ilgili "minik" sıkıntıları var da!

Aslında... Ağabeyinin dev ışıklı, çok derinlikli arkadaşı Linus, o kapkara güneş gözlüğü camlarının ardından Audrey'nin hayatına sızmayı başarana kadar "vardı" diyelim. Zira Linus, aynen bir portakal dilimini andıran içten gülümsemesi, samimiyeti ve sırf Audrey ile iletişim kurabilmek için yazdığı komik notlarla genç kızı evden çıkarmayı başarıyor. Yani, Starbucks da bir başlangıçtır sonuçta! Tatlı Audrey, anlayışlı ve şefkatli Linus'un yanındayken en korktuğu şeyleri bile yapabileceğini hissediyor. Hem, kim bilir? Belki de o kara camların ardında güzel bir dünya vardır gerçekten de!

Kıssadan hisse... Kendinizi yok olmuş hissettiğinizde bile gerçek aşk sizi bulabilir ve hayat, bir nedenle her mücadeleye değer bir şeye dönüşebilir. Zaten bu işler her zaman bir bakış açısı meselesidir. Audrey ile birlikte gülmeye, hayal kurmaya ve umut etmeye hazır olun…

13 Eylül 2015 Pazar

#1 Neler Izledim ?

Merhaba ! Bugün kitap yorumu paylaşmayacağım çünkü kitap OKUYAMIYORUM. Kendimi tamamen dizilere verdim. Hazır bu kadar izlemişken ve izlediklerimin hepsi sezon finali yapmışken yorumları sizlerle paylaşayım dedim. Umarım beğenirsiniz. <3

TRUE DETECTIVE

Louisiana Cinayet Masası'nda görev yapan dedektif Rust Cohle (Matthew McConaughey) ve Martin Hart (Woody Harrelson) bir seri katilin peşine düşerler. Olayların içine girdikçe karşılaştıkları şeyler özel hayatlarını da değiştirmeye başlar. Yıllar sonra dava tekrardan ele alınır ve bu iki detektif kendilerini sorgu odasında bulur.

Şuana kadar izlediğim kuşkusuz en iyi dizilerden biri. Çok güzel bir kurguya sahip, buna ek olarak karakterler özellikle Rusty mükemmel. Adamın ağzından çıkan her bir cümleyi merakla dinledim.
Geçmiş ve şimdiki zaman arasında geçişler oluyor ama bu kafa karıştırmaktan ziyade merakla diziye devam etmenizi sağlıyor. Şunu belirteyim eğer adam akıllı izlemezseniz hiçbir şey anlamazsınız. Kafanızın karışmasıyla kalırsınız. 
Ah o son bölüm. Lanet olsun be. Ne diye sekiz bölüm yaparsın ki ?
Zaten Matthew’in oyunculuğu ayakta alkışlanıcak türden, bu diziyi izledikten sonra daha da çok sevdim. Gözümde o kadar bütünleşti ki Rusty ile. 

E hal böyle olunca ikinci sezona büyük bir heyecanla başladım. İlk önce şunu söyleyim her sezonda oyuncular ve olay değişiyor. Yani ilk sezondaki olaydan tamamen ayrı, bağımsız bir olayla karşılaşıyorsunuz. İkinci sezona başlamadan önce oyuncu kadrosundan dolayı ve ilk sezondaki başarıdan kaynaklı beklentilerimi çok yüksek tuttum ama benim için bir hayal kırıklığıydı. Kötü değildi. Ama ilk sezona kıyasla zayıftı. Karakterlere alışamadım, olay örgüsüne bağlanamadım. Bakalım üçüncü sezonda ne ile karşılaşacağız. 

Bu arada aşağıya dizinin açılış bölümünün videosunu koyuyorum. Grafikler, müzik çok çok hoşuma gitti. 



MR.ROBOT

Elliot, siber güvenlik sisteminde çalışan antisosyal biridir. Geceleri insanları hackleyerek onlarla dolaylı yoldan iletişim kurar. Bir anda kendi Mr. Robot adı verilen yer altı siber savunmacılarının içinde bulur ve işler düşündüğünden çok farklı ilerlemeye başlar. 

Bu diziye başlama gibi bir düşüncem yoktu aslında. True Detective’den sonra Supernatural ve Shameless arasında gidip gelip durdum. Her ne kadar bu iki dizi sevsem de doğru düzgün kendimi veremedim. Neye başlasam neye başlasam diye düşünürken kardeşim Mr. Robot diye bir dizi var izledin mi diyince hemen konusuna baktım ve oldukça hoşuma gitti. Üstelik imdb’de 9.1 gibi bir puanı var. 

Dizinin ilk bölümleri sıkıcı, bunu söyleyeyim. Nasıl oldu da devam ettim bilmiyorum ama iyiki de etmişim. Çünkü bölümler ilerledikçe şoka giriyorsunuz. Beklemediğiniz şeylerle karşılaşıyorsunuz. Tam bir psikolojik gerilim. Gerçekten farklı konusu var. Özellikle Elliot’u canlandıran Rami Malek’in oyunculuğu çok iyi. Bu arada dizide günümüzde yaşanan birçok gizli olay açık açık gösteriliyor. Bundan dolayı diziye müdahale edebilirler gibi. Çünkü tabiri caizse acayip laf çakıyor, birçok kuruluşa. 

Kesinlikle diziye devam edeceğim. Olayların nasıl ilerleyeceğini çok ama çok merak ediyorum. 

PEAKY BLINDERS


Hikayenin merkezinde yer alan Peaky Blinders çetesi, şehirde gerek halkın, gerekse polislerin bile şapkalarını çıkartıp selam durmak zorunda kaldıkları, at yarışı bahis işleriyle ilgilenen ve soygunculuk da yapan zamanın acımasız gangster çetelerindendir. Üyelerinin çoğunluğu Shelby ailesine aittir. Tahmin edebileceğiniz gibi zamanın rüşvetle dönen ortamında, onlar da kirli işlerini yapabilmek için polislere rüşvet yedirirler. Onlar için her şey yolunda giderken, yanlış bir soygun şehre, onların başına bela olacak yeni bir müfettiş gelmesine neden olur. (kaynak; dizimag)
Dürüst oluyorum, bu diziye Tom Hardy için başladım. İkinci sezonda onun olduğunu öğrenince dayanamadım, saldırdım. Ne yapayım yahu ? Seviyorum adamı. 


Dizi MÜKEMMEL. Bunun nedenlerine gelecek olursak;
  1. Oyuncular süper. Cillian Murphy ve Sam Neill için söylemiyorum bunu sadece. Her biri çok çok iyi. 
  2. Dizi hiçbir şekilde sıkmıyor. Tempo daima yüksek. Diyaloglar kahkahalar atmanıza neden oluyor. 
  3. Gereksiz derecede dram yok. Artık dramdan usandığım ve acayip derecede duygusal bir insan olduğum için benden uzak gitsin.
  4. Gangsterlar. İngilizler. Hepsi karizmatik. 
  5. İlk sezon ne kadar güzelse ikinci sezonda o kadar güzeldi.
  6. Finn Cole diye bir insanı tanıma şansınız var hihihihihi
  7. İkinci sezonda Tom Hardy var. Adamı ekranda gördüğümde ellerini deli gibi çırpmadım. Hayır. 
  8. Mükemmel ötesi müzikler var. Cidden ya, acayip güzeller.
İşte izlemeniz için sebepler. Tek üzüldüğüm nokta Tom’un sahnelerinin oldukça az olması. Ben kesinlikle devam edeceğim. Kendime devam etme ve etmeme seçeneğini bile sunmuyorum aslında. Veee size deli gibi tavsiye ediyorum. İzleyin izlettirin !